Topkapı Sarayı harikalar saklayan bir harikadır Çünkü Topkapı’da tek bir saray değil saraylar vardır. Her sarayda essiz bir hazine, bir sanat harikası bulunur. Orada yalnız okunan değil, görülen, hissedilen, ziyaretçinin de yaşadığı bir tarih vardır. Bugün müze olan Topkapı Sarayı bir bütün olarak ele alındığı zaman, yeryüzünde ondan daha muhteşem, daha zengin daha ince ve güzel eser az görülür.

İstanbul’da Sarayburnu sırtları üzerinde, Fatih devrinden Abdülmecid’e kadar Osmanlı padişahlarının oturduğu Topkapı Sarayı şehrin birinci tepesinde, Zeytinlik adı verilen bölgede kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkent İstanbul’da yönetim sarayı ve hanedanlık ikametgâhı olarak kullanılan Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden kısa bir süre sonra 1473 yılında tamamlanmıştır.

Topkapı Sarayı, İstanbul topografyasını oluşturan Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasında tarihsel İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda Bizans akropolü üzerinde inşa edilmiştir. Saray, kara tarafında Fatih’in yaptırdığı Sur-u Sultani,  deniz yönünde is Bizans surları ile şehirden ayrılmıştır. Çeşitli kara ve deniz kapılarıyla saray içinde değişik işlevleri olan kapıların dışında anıtsal giriş, Ayasofya arkasındaki Bab-ı Hümayun’la (Saltanat Kapısı) sağlanır. Sarayda sağlam devlet anlayışının gereksindiği işlevsel sadeliğin mekâna yansıması, daha girişte başlamaktadır.

Çeşitli dönemlerde, değişik sultanların emirleriyle yapılan ek yapılar ve yenilenmelerle görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanan saray, bu görünümüyle Osmanlı devlet kurumlaşmasının bir yansıması olmuştur. Osmanlı saray protokol ve hiyerarşisinin zamanla kazandığı görkem ve çok ünitelilik Topkapı Sarayı mimarisine de yansımış, hatta devletin yükselişi ve çöküşü de sanatsal anlatımını bu sarayda bulmuştur. Tüm bu büyük geçmişi dekorlayan dramatik olaylar süreci ile saray, dünya müzeleri arasında tarihsel yaşantısı ile günümüze ulaşabilmiş ender örneklerden biridir.

Topkapı sarayı 700.000 metrekarelik bir alanı kaplar, içinde köşkler, devlet daireleri, saray halkına ayrılan koğuşlar, camiler,  kütüphaneler ve büyük bir mutfak vardır. Burada yapılan son köşk, Abdülmecit’in Avrupa üslubundaki Mecidiye köşküdür. Önünde toplar durduğundan sahil sarayına Topkapı Sarayı denilmeye başlanmış daha sonra bu ad bugünkü Topkapı Sarayı’na verilmiştir.

Sarayın günümüzde görülen halinin, Harem ve Dördüncü Avlu hariç, neredeyse bütün planı büyük ölçüde III.Murat dönemine aittir; kapsamlı onarım ve ekleme işleri çoğunlukla IV.Mehmet ve III.Osman döneminde yapılmıştır. Dördüncü Avlu’daki tecrit edilmiş köşkler çeşitli dönemlerde yapılmıştır. Üç kere, 1574 , 1665 ve 1856’da çıkan çok ciddi yangınlar sarayın birçok bölümünü tahrip etmiş olduğu için, üç ana avlu esasen Fatih’in onlara verdiği düzenlemeyi koruduğu halde, binaların çoğu ya ortadan kalkmış ya da sonraki dönemlerde yeniden yapılmıştır.

Topkapı Sarayı 1856’ya kadar padişahların mekanı olarak kaldı; bu tarihte Abdülmecit burayı terk edip Boğaziçi’ndeki yeni Dolmabahçe Sarayı’na yerleşti.O tarihten sonra Topkapı Sarayı’nda ölen sultanların karıları ve uşakları kalmaya başladı. Sonra, 1909’da, II.Abdülhamit tahttan indirildiği zaman, harem resmen kaldırıldı ve sarayda oturan insanların çoğu burayı terk etmeye zorlandı. Bundan sonra Birinci Tepe’deki eski saray, Atatürk’ün onu bir müzeye çevirmeye karar verdiği 1924’e kadar kullanılmadı. O zamandan beri Topkapı Sarayı sürekli restorasyona tabi tutuldu ve zaman zaman yeni yeni  odaları halka açıldı

TOPKAPI SARAYI BÖLÜMLERİ

BİRİNCİ KAPI

Topkapı Sarayı’nın ana girişi, Bab-ı Hümayün’dür. Kale kapısı Fatih döneminin son yıllarına tarihlenir; başlangıçta ikinci bir kapı daha vardı, ama 1867’de Abdülaziz(1861-76) kapıyı mermerle kaplatınca  yıkıldı. Buradaki odalarda, elli tanesi gece gündüz nöbet tutan Kapıcılar Bölüğü kalıyordu. Kemerin daha eski kısmında hatla yazılmış dört güzel yazı vardır. Bunlardan biri kapının  1478’de Fatih tarafından inşa ettirilişini anlatırken, diğer üçünde Kur’an ayetleri yer alır.  Kapıdaki tuğra saltanat dönemini Topkapı Sarayı’nda tamamlayan son sultan olan II.Mahmud’a aittir; diğer yazılarda da buranın Abdülaziz tarafından yeniden inşa ettirilişi anlatılır.

Topkapı Sarayının ilk ve esas kapısıdır. İç içe iki kapı halindedir. III .Ahmet Çeşmesi ile Ayasofya Camisi’nin karşısında yükselen ve kale kapısını andıran büyük bir kapıdır. Adı “ Saltanat Kapısı “ anlamına gelir. Bu kapının iki yanında Topkapı Sarayı surları uzanmaktadır.

BİRİNCİ AVLU

Bab-ı Hümayun’dan geçerek Saray’ın Birinci Avlusu’na giriliyor. Buraya ayrıca Yeniçeri Avlusu da deniyordu, çünkü Osmanlı ordusunun bu seçkin birlikleri, 1826’da II.Mahmud tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar, Saray’da görevlendirildiklerinde burada içtima ediyorlardı. Halka açık olan Birinci Avlu, Sarayın hizmet alanıydı. Burada bir hastane,  bir fırın, bir tophane, Darphane ve Dış Hazine Dairesi, odun ve diğer malzeme  depoları, bekçilerin ve görevleri itibariyle normalde, sultanın ve saray erkanının barındıkları İç Saray’a girmeyen dış hizmetlilerin kaldıkları yatakhaneler bulunuyordu. Avlunun sol tarafındaki bina kompleksinde bulunan Darphane hariç, bu hizmetlerin verildiği bütün binalar kaybolmuştur.

Sarayın I. yer olarak adlandırılan en geniş avlusu, Haliç ve Marmara  yönünde uzana Hasbahçe’den ancak ana eksende oluşuyla ayrılır. Bab-ı Hümayun ile iç sarayın başladığı Bab-üs Selam arasında yer alan bu alanda iki yanda sarayın büyük ölçüde günümüze ulaşmamış olan ve Bostancılar denetimindeki Birun (dış) hizmet binaları vardır. Solda odun ambarları, cephane olarak kullanılan Hagia Eirene Kilisesi, 18. yüzyılda yenilenip genişletilen darphane binaları günümüze ulaşan yapılardır.

Saraya gelen devletlilerin ve yabancı elçilerin atlarını bağladıkları bir revak önünde Deavi Kasrı denilen dilekçe dairesi ve Ebniye-i Hassa ambarları arka arkaya sıralanırlardı. Sağda ise sırasıyla Gülhane Hastanesi, Has Fırın ve sarayın su dağıtım sistemini oluşturan dolap ocağı birinci avluyu sınırlayan yapılardı. Her dönemde sarayı çevreleyen Hasbahçe çeşitli köşklerle doluydu. Bu köşklerden ilki, Bab-ı Ali karşısında çokgen bir burç üzerinde yükselen Alay Köşkü’dür. Sultanların çeşitli alayları seyrettiği bu mekân, 19. yüzyılda Ampir üsluba uygun olarak yenilenmiştir. Haliç yönünde ve Sirkeci tarafında çokgen bir açık seyir köşkü olan Yalı Köşkü’nde padişahlar her sene donanmanın denize çıkışını seyrederdi. 19.yüzyıl sonlarında demiryolunun bahçeden geçirilmesi nedeniyle bu köşk yıktırılmıştır.

Günümüze ulaşan bir 17.yüzyıl yapısı olan klasik karakterli Sepetçiler Kasrı’ndan harem halkının bu törenleri izlediği sanılır. Bu alanda bostancılara ait çeşitli koğuş ve yapıların yanı sıra en ünlü köşk, Fatih Sultan Mehmed’in saray ile birlikte yaptırdığı Çinili Köşk’tü. Çinileri ve eyvanlı merkezi planıyla Timurlu mimarisi hatlarını taşıyan bu sefa köşkünün geniş arsasına II. Abdülhamid Döneminde arkeoloji müzeleri yerleştirilmiştir.

Sarayburnu’nda kuleli ve toplu bir kapı nedeniyle geç devirde Topkapı ismini alan Saray-ı Cedid’in bu kapısının önünde, 16.yüzyıl başından kalan revaklı Mermer Köşk’ten başlamak üzere, Marmara kıyısına 18.yüzyıl ve sonlarında yapılmış ahşap ve yazlık Rokoko üsluplu sahilsaray vardı. 1860’larda yanan ve demiryoluna harcanan bu sarayın ilerisinde sur üzerinde altyapısı görülen İncili Köşk ise, sadrazam Koca Sinan Paşanın mimarbaşı Davud Ağa’ya yaptırıp, III. Murad’a sunduğu muhteşem bir seyir köşküydü.

Sarayı çeviren Marmara suru, Balıkhane ve Ahırkapı gibi işlevlerini belirten iki kapı ile bitmekteydi; sarayın büyük ahırlarını içeren bu köşkteki yapılaşmadan günümüze sadece III. Osman Devrinde yapılan fener ulaşmıştır. Gülhane Hatt-ı Hümayun’unun okunduğu Hasbahçe’nin bu yönünde Bizans Döneminde de aynı amaçla kullanıldığı sanılan bir Cirit Meydanı, İshak Paşa ve Gülhane kasırları gibi yapılarla Bizans’ın Manganlar Sarayı kalıntılarının olduğu görülür.

İKİNCİ (ORTA) KAPI

 Sarayın ortasında olduğu için “ Orta Kapı” adı ile tanınır. Sol demir kapı üzerindeki bulunan tarih Kanuni Süleyman tarafından yaptırılan onarımı gösterir. Dış kapı üzerindeki büyük yazılı “ Kelime’i Şahadet vardır. Birinci Avlu’nun sonunda, daha çok Orta Kapı olarak bilinen Babü’s Selam’a bulunur. İç Saray’ın girişi olan bu kapıda herkes atından inmek zorundaydı, çünkü Sultan’dan başka kimsenin buradan öteye at sürmesine izin verilmez.

İki yanında birbirine mazgallı bir korkulukla bağlanan bir çift konik tepeli sekizgen kulenin bulunduğu bu kapı da Fatih zamanında yapılmıştır. Orta Kapı artık Topkapı Sarayı Müzesi’nin girişidir. Kapının sağındaki geçişli odalarda eskiden Kapıcılarbaşı otururdu. Daha alt rütbedeki kapıcılar orta odanın solundaki odalarda otururken, orta odada aynı zamanda bahçıvanbaşı da olan cellatbaşı otururdu. Odalardan biri ayrıca, sadrazamlara da sultanla görüşecek olan (Sultan yabancılarla çok nadir görüşürdü)yabancı elçiler için bekleme odası hizmeti görüyordu.

İKİNCİ AVLU

 Orta Kapı’dan sonra 130 metre uzunluğunda, 110 metre genişliğinde dev bir alan olan İkinci Avlu bulunur. Hala büyük ölçüde Fatih’in yaptırdığı zamanki gibi olan avlu, Divan Avlusu olarak biliniyordu. Adını, avlunun sol uzak köşesindeki kubbeli odalarda toplanan Divan’dan, yani İmparatorluk Konseyi’nden alıyordu. Her haftanın ilk dört günü  sadrazam ve diğer yüksek kademedeki memurlar, Osmanlı devletinin bütün iç  meselelerini çözüme kavuşturmak üzere burada toplanırlardı.

Fatih, fetihten sonra ilk yıllarda Divan toplantılarına başkanlık etmişti, ama daha sonraki yıllarda doğrudan katılmayı bırakıp, toplantıyı yan odadaki mahfilinden, sadrazamın oturduğu yerin üzerindeki parmaklıklı pencereden izlemeye başladı; bu uygulama Fatih’in halefleri tarafından da sürdürüldü. Orta Kapı’dan avlunun çeşitli kısımlarına birçok yol açılır. Soldaki çapraz yol, Divan’a ve onla bağlantılı odalara gider; Haliç’ten bakıldığında sarayın başlıca alamet-i farikası olan konik çatılı kule bu odalara hakim durumdadır. Bu kompleks, sonraki dönemlerde çok değiştirilmiş olsa da Fatih zamanından kalmadır. Kule, Fatih döneminde daha alçaktı ve piramit şeklinde bir çatısı vardı; Korinthos sütunlu şimdiki yapı II.Mahmud tarafından 1820’de eklendi. Adalet kulesi; Şadırvanlı sofa ile kubbe altı binası arasında yükselen gözetleme kulesidir.

Topkapı Sarayının uzaktan ilk görünen yapısıdır. 1668 yılında IV. Mehmed ( 1641-1693) tarafından yaptırılmıştır. Kubbe altında devan eden toplantıları Padişahların dinlediği kafes burasıdır. Divan kompleksi, avlunun kulenin altındaki kuzeybatı  köşesinden çıkıntı yapan üç kubbel odadan ibarettir; dış çevresini çıkmalı saçakları olan sütun dizili bir revak çizer. Soldaki ilk oda Divan’ın toplandığı yerdir; ortadaki oda Divan Katipleri Odası, sağdaki de Sadrazam Dairesi’dir. İkisi de kare şeklinde olan ve üzerleri bir kubbeyle kapatılmış olan ilk iki oda, büyük bir kemerle birbirlerine geçişlidir.

Alt duvarlar en iyi dönemden İznik çinileriyle kaplıdır; duvarların üst kısımları, tonozlar ve kubbeler son yıllarda yeniden dekore edilmiştir. İlk odanın  üç yanında, kurula adını veren, Türk halılarıyla kaplı bir divan vardır. Divan üyeleri burada toplanıyor, sadrazam kapının karşısında tam ortada, diğer vezirlerse rütbe sırasına göre onun iki yanında oturuyorlardı. Divan kompleksinin üç odasının bitişiğinde, çerden üç masif ayakla desteklenen dört çift halinde sekiz kubbeli uzun bir oda olan İç Hazine bulunur.

Bu binanın tarihi on beşinci yüz yılın sonu yada on altıncı yüzyılın başına uzanır. Burada ve altındaki tonozlu mekanlarda, imparatorluğun her yerinden gelen vergi makbuzları ve haraç paraları saklanıyordu. Divan’ın hükümet giderlerini karşılamak amacıyla kullanılması için bu fonlar üç ayda bir gelen ödeme günlerine kadar burada tutuluyor, her üç ay sonunda harcanmayan miktarı, Üçüncü Avludaki Hazine-i Hümayun’a aktarılıyordu. İç Hazine şu anda sarayın çoğu Türk yapımı olan ve sultanlara ait birçok eşyayı da içeren Silah ve Zırh koleksiyonu’nu  sergilemek için kullanılıyor.

İkinci Avlu’nun batı tarafının kalanı uzun bir revak tarafından işgal edilir; revağın güney ucunda Meyyit (Ölüler) Kapısı olarak bilinen bir taç kapı vardır, çünkü sarayda ölenler dışarıda gömülmeye buradan götürülürlerdi. Bu kapıdan , hünkar arabalarının ve koşum takımlarının saklandığı Has Ahır alanına inilir. Ahırdaki süslü arabalarının bazıları, revaktan içeri girdiğinizde Orta Kapı’nın sağ tarafında kalan bölümde ara sıra sergilenmektedir. Orta Kapı’nın çaprazındaki yolda, 1960’ların ortalarında, şu anda mutfak bölgesinde tutulan ve benzer bir başlıkla birlikte çıkartılmış olan dev bir Bizans  sütun başlığı vardır. Muhtemelen üzerlerine heykel konmuş olan her iki başlık da beşinci yada altıncı yüzyıldan kalmadır. İkinci Avlu’nun doğu tarafının büyük bölümünü, saray  mutfakları ve İç Saray’da hizmet verenleri içeren İç Hizmet sınıfının yemek bölümü işgal eder.

Mutfaklar İç Saray’ın doğu duvarı boyunca uzanan on geniş odadan meydana gelir; yüksek kubbeleri ve uzun konik bacaları onları Marmara kıyısından bakıldığında  sarayın alamet-i farikaları haline getirir.Engüneydeki ikisi Fatih döneminden, diğer sekizi ise II.Bayezid döneminden kalmadır; önlerindeki bacalar ise 1574’teki yangından sonra sarayın bu bölümünün önemli bir kısmını inşa etmiş olan Sinan’ın yaptığı eklemelerdir.

Dar bir sokak boyunca mutfaklara paralel olarak uzanan kubbeli odalarda bir zamanlar mutfak personeli kalıyordu. Bugün mutfaklar ve personel odaları, sarayın benzersiz Çin porselenleri, diğer porselenler, cam eşya ve gümüş koleksiyonu, Pekin ve Dresden’dekilerden sonra dünyanın üçüncü büyük koleksiyonudur.II.Beyazıt’ın başlattığı, I.Selim’in ve başta da Kanuni Sultan  Süleyman’ın genişlettiği koleksiyonda, Sung ve Yuan koleksiyonlarının muhteşem seladonlarından(960- 1368), on sekizinci yüz yıl geç dönem Ming’lerine kadar çeşitli parçalar bulunmaktadır.

Ayrıca bir zamanlar saray mutfağında kullanılmış olan kap  kacakların, en başta da büyük kazanların bulunduğu ilginç bir sergi de vardır. 2. avluda saray mutfağında 7. Salonda 7.yüzyıllık olan ve Çin ve Japonya’dan getirilmiş porselen kap ve eşyalar sergilenmektedir. Bu porselen kaplar koleksiyonu dünyanın en büyük ve önemli koleksiyonlarından biridir. 10 top parça halindedir. XIII yüzyıl da Çin porselenlerine sır altına kobalt mavisi porselenler var. Bu sergide mutfağında kullanılan bakır ve diğer takımlar yemek ocakları yer almaktadır. Kazanlar tencereler, kapalı sahanlar, sefer tası altın kaplamalı bakır gül suyu şişesi, kahve takımları, leğen, ibrik, sahanlar, kaşeler çok ayaklı buhurdan, aşçı kürekleri, salep düğmeleri, Şerbet düğmeleri ayaklı tas iki salonda sergilenmektedir.

Avlunun kuzey ucundaki odalar, sarayın İstanbul camı ve porseleni koleksiyonunu sergilemek için kullanılırken, batı tarafındaki odalarda Avrupa porselenlerinin yanı sıra, bir zamanlar sultanlara ait olan gümüş eşyalar sergilenir. Osmanlı Gümüşleri, 2. avlunun sağındaki saray mutfağı önündeki saray görevlileri yerindedir. Burada Osmanlılara ait gümüş Avrupa’dan gelmiş olan kristal eşyalar sergilenmektedir. Kiler tarafındaki kapısından girilince ortada büyük boyda III Ahmet çeşmesinin gümüşten yapılmış enfes maketi II.Abdülhamit’in 25. tahtta çıkışında kızı Zekiye sultan tarafından hicri 1318 ( Miladı 1901 ) yılında armağan edilmiştir.

Vitrinde ise gümüşten yapılmış Edirne’deki Selimiye Camisinin maketi ve yazı çekmesi, Tebrik name ve Kur’an mahfazaları, gemi maketi ve aynalar sergilenmiştir. Yanındaki vitrinlerde ise sıra ile pırlanta süslemeli ve Osmanlı armalı 2 vazo, yazı çekmecesi, levha ve kalem tatlı takımı, Osmanlı armalı vazo, karlıklar lüle mangalları tepsi mangal, kahve stili ve ibriği , ibrikler, leğenler, kuş kafesi, kaplar ,semaver gibi çok süslü birer sanat eseri olan Avrupa gümüşleri bulunmaktadır.

Son vitrinlerde gümüş semaver, gümüş çay takımı , yelkenli gemi ve cami maketleri, gümüşten yapılmış sülün ve kartal gibi biblo eserler müzeye İlhamı Hüseyin Paşa tarafından bağışlanmıştır. Son vitrinde kristal içki takımları Bohemya ve İrlanda kristalleri, içki takımı, kristal vazo ve Venedik camları yer almaktadır. İstanbul cam ve porselenleri; 2.avluda saray mutfağındaki saray şerbet hanesinde ve Japon porselenleri odasının bitişiğinde bulunmaktadır. İlk salonunda XIX yüzyılın yıldız porselenleri sergilenmiştir.

II : Abdulhamid tuğralı porselenler, çinili köşk resimli persolen kutu, kâğıt hanedeki çadır, Köşkü duvar levhası, kâğıt hanedeki Aziziye Camisi, duvar levhası, Padişahların üzerinde bulunan porteleri yine burada  sergilenmektedir.

ÜÇÜNCÜ KAPI

İkinci Avlu ve Üçüncü Avlular arasında bulunan iç içe iki kapı halindedir. III. Selim tarafından yaptırılmıştır. “ Saadet Kapısı “ anlamına gelir. Üçüncü avluya bu kapıdan girilir. Bu kapının muhafızları olan Ak ağalara ait koğuşun yanında oluşu nedeniyle “ Akağalar Kapısı” önünde taht kurulduğu için “ Taht Kapışı “ Enderun, Arz Odası ve Hareme buradan girildiği için “ Arz Kapısı “ ve “ Harem Kapısı gibi adlar ile de tanınır.

Bu kapı üzerinde ve yanlarda tuğralı, yaldız yazılı bir çok yazıt yer almaktadır. Ön yüzünde dört mermer sütuna dayanan geniş saçaklı ve tek kubbeli olan bir kapıdır. Fatih Mehmed’den itibaren padişahların saltanat tahtına oturması, ve bayram tahtına oturması ile bayram törenleri yaz-kış bu kapının önünde yapılırmış.

Diğer bir adı da Babü’s-Saade olan bu kapı, saray erkanının kesinlikle dışa kapalı, mahrem ikametgahı olan İç Saray’ın merkezi alanının, yani Üçüncü Avlu’nun giriş kapısıdır. Kapının kendisi Fatih zamanından kalmış olmasına rağmen, on altıncı yüzyılda yeniden yapılmış, on sekizinci yüzyılda da yeniden dekore edilmiştir. Sultan, cülusunda altın ve zümrütten yapılmış bayram tahtı’nda Babü’s Saade’nin önüne oturur, Hazreti Muhammed’in soyundan gelenlerle başlayarak imparatorluğun bütün ileri gelenleri ona biatlerini bildirirlerdi. Sultan ayrıca Şeker Bayramı ve Kurban Bayramı arifelerinde de halkıyla burada bayramlaşırdı.

ÜÇÜNCÜ AVLU

 Babü’s Saade’den geçince karşısında Arz Odası yer alır. Bu oda Üçüncü Avlu’da olmasına rağmen, işlevine göre İkinci Avlu’ya aittir. Divan toplantılarıyla bağlantılı törenlerin son perdesinin oynadığı sahne burasıdır. Burada Divan’ın her oturumunun sonunda, sadrazam ve diğer vezirler, sultana ele alınan meseleler ve alınan kararlar konusunda raporlar verirlerdi; alınan bu kararlar sultandan onay alınana kadar geçerli sayılmazdı.

Burada ayrıca yabancı ülkelerin elçileri de ülkeye gelişlerinde ve ülkeden ayrılışlarında huzura kabul edilirlerdi. Arz Odası antik döneme ait mermer sütunlarla desteklenen, geniş bir alana yayılmış, bir saçağı olan küçük bir binadır. Burada padişaha önemli haberler arz edildiği ( sunulduğu ) için bu adı almıştır. İki kapısı önde düzayak Babüssade’ye üçüncü kapısı arkada merdivenle Üçüncü Avluya açılmaktadır. Sağda Kanuni Süleyman’ın yaptırdığı bir çeşme bulunmaktadır. Arz odasının çevresini 22 adet sütun geniş revakları ve geniş saçakları taşımaktadır.

Ön cephe duvarı mermer renkli çinilerle kaplıdır. Temeli ve planı Fatih zamanına aittir, ama binanın önemli bir kısmı I.Selim döneminden kalmadır. Binada III.Ahmed ve II.Mahmud tarafından yaptırılan restorasyonlarla ilgili yazıtlar vardır. Oda 1856’da, içindeki mobilyayı ve süsleri büyük ölçüde tahrip eden bir yangından sonra bir kez daha restore edilmiştir. Bina, sağda ufak bir bekleme odası, solda da sultanın tahtında oturduğu Arz Odası’nın kendisi olmak üzere ikiye bölünmüştür. Tahtın, üzerindeki bir yazıttan 1596’dan kaldığı anlaşılan muhteşem sayvanı ve yaldızlı bronz bir ocak, özgün dekorasyonun yangından kurtulmuş tek parçalarıdır.

Üçüncü Avlu, sarayın İç Hizmeti’nin merkeziydi; İç Hizmet, bünyesinde iç oğlanları, Enderun-ı Hümayun öğrencileri ve sultanın günlük hizmetlerini gören çeşitli birimlerdeki uşaklar ve görevlileri içeriyordu. Enderun-ı Hümayun’da gençler, imparatorluğun idari, dini ve askeri hiyerarşisindeki önemli mevkiler için eğitiliyordu. Buraya devam eden ve çoğu devşirme yoluyla getirtilmiş olan iç oğlanları, okula on iki ile on sekiz arasında çeşitli yaşlarda giriyorlardı.

Okul, Üçüncü Avlu’nun çevresinde bulunan altı koğuş şeklinde düzenlenmişti. Akağalar ve onların okulun idaresinden ve disiplininden sorumlu ağaları da burada barınıyorlardı. Sol tarafta avluya doğru çıkıntı yapan büyük bina, iç oğlanları, okuldaki öğrenciler ve öğretmenler ve Akağalar tarafından kullanılan Ağalar Camii’dir. Üçüncü avlunun ortasında ve arz odasının arkasında yer alan tek bir bina halindedir. III. Ahmet Kütüphanesi Topkapı Sarayı’nda yapılmış en büyük kütüphane olmuştur. Ayrıca Topkapı Sarayı’nda kütüphane olarak yaptırılan tek binadır.

II. Selim’in Mimar Sinan’a yaptırdığı “ Havuzlu Köşk” yıkılarak yerine 1718 yılında III.Ahmed ( 1673-1736) tarafından kütüphane olarak yaptırılmıştır. Lale devrenin en güzel eserlerinden biri sayılır. Böylelikle saray hazinesindeki değerli kitapların korunmasını sağlamış oldu. Enderunluların kaldığı bu bölgede olduğu için “ Enderun’u Hümayun Kütüphanesi” adı ile tanınır. Binaya iki taraftan merdivenle çıkılarak girilir. İçlerinde sedirler ve kitap dolapları bulunan üç şahnişin açıldığı kubbeli bir orta mekandan oluşur; Marmara Adası mermerinden zarif, küçük bir binadır. Sarayın sağ tarafının başındaki yapı, Enderun’un sefer sırasında sultana eşlik edecek iç oğlanlarını yetiştiren dalı olan Seferli Koğuşu’dur. Koğuşun önünde, yeşil somakiden bir dizi çok güzel Bizans sütunu tarafından desteklenen kubbeli bir revak vardır.

Beşik tonozları destekleyen iki sıra sütunla üç bölüme ayrılmış uzun bir odadan oluşan koğuş, saraydaki en büyük odalardan biridir. Burada artık padişah giysileri sergilenmektedir. Daha eski giysiler, parlak renkleri ve cüretkar tasarımları olan, çoğunlukla kürkle astarlanmış, süslenmiş ipekli saten yada kadife brokardan, ayaklara kadar uzanan uzun bir elbise olan kaftan tipindedir; bunların çoğu olağanüstü güzeldir ve neredeyse tamamı günümüze kadar korunmuştur.

Avlunun doğu tarafının Seferli Koğuşu dışındaki kısmını Hazine yer alır. Burası Fatih tarafından başlangıçta Selamlık (sultan, şehzadeler ve sarayda görevli iç oğlanları tarafından kullanılan kabul odaları) olarak yaptırılan bir köşktür. Aşağıdaki tonozlu mekanlar Özel Hazine olarak kullanılıyordu; yukarıdaki odalar yavaş yavaş değerli eşyaların saklandığı depolar haline gelince Selamlık daha sonra sarayın başka bir bölümüne yaşındı. Bu odalar şu anda Topkapı Sarayı Müzesi Hazinesi olarak restore edilmiştir ve burada eskiden sultanların sahip olduğu değerli eşyalardan oluşan şaşırtıcı bir koleksiyon sergilenmektedir. Sergide en göze çarpan parçalar, değerli taşlarla kaplanmış dört büyük tahttır. Bunlar arasında sarı yakutlarla süslenmiş dev altın taht bayramlarda ve diğer devlet merasimlerinde kullanılıyordu.

Sergide ayrıca mücevherlerle işlenmiş kılıç ve hançerler, çoğunlukla altın üzerine oturtulmuş yeşim ve diğer yarı-değerli taşlardan yapılma eşyalar, içleri kesilmemiş zümrüt ve yakutlarla dolup taşan mücevher kutuları ve daha yüzlerce değerli eşya bulunur; bütün bunlar hayranlık uyandırıcı bir biçimde düzenlenip sergilenen şaşırtıcı bir koleksiyon oluştururlar. Avlunun kuzey tarafındaki iki binada Hazine Koğuşu (solda) ve Levazım Koğuşu (sağda) bulunuyordu.

Levazım Koğuşu’nda artık müze yöneticilerinin büroları bulunuyor. Hazine Koğuşu’nda ise sarayın hat koleksiyonu ile Türk ve İran minyatürleri koleksiyonu bulunuyor. Sanatsal açıdan bakıldığında belki de sarayın en değerli hazinesidir. Toplam on üç bin civarında minyatürün çoğu albümlerde bulunuyor ve çok azı sergileniyor. Koleksiyondaki en eski minyatürler Fatih Albümü diye bilinen bir albümde bulunuyor; kesin olmamakla birlikte Mehmed Siyah Kalem’e atfedilen ve çoğu İran’dan gelen bu minyatürler on üçüncü yüzyıl başlarından on beşinci yüzyılın ikinci yarısına kadar çeşitli dönemlere uzanıyor. En eski Osmanlı eserleri, Kanuni Sultan Süleyman’ın saray nakkaşı Matrakçı Nasuh ‘a aittir. Bunların en ilginçleri de Galata’yı da içeren ayrıntılı bir İstanbul haritasıdır. Diğer minyatürler ise III.Murad’ın fermanıyla hazırlanan üç albümde bulunuyor.

Arkadaki galeri müzede Saray’ın Karagöz figürlerinden oluşan harika koleksiyonunu sergilemek için kullanılmaktadır. Yandaki galeriye ise Osmanlı hanedanının bütün sultanlarının portreleri asılmıştır. Avlunun kuzey tarafındaki son binada, şu anda sarayın Saat Koleksiyonu’nu sergilemek için kullanılan ve Silahtar Hazinesi adıyla bilinen bir oda bulunur. Avlunun kuzeybatı köşesinde, Hazreti Muhammed’in kutsal emanetlerinin bulunduğu Hırka-i Saadet Dairesi vardır.

En kutsalı Peygamber’in hırkası olan bu emanetler, I.Selim tarafından, 1517’de Kahire’yi ele geçirip Halife unvanının devralmasından sonra Mısır’dan getirilmiştir. Köşkün kendisi bir kare oluşturan dört kubbeli odadan meydana gelmiştir, güney batıdaki odanın soluna beşinci bir bölüm açılır.Bu odaların temeli ve planı Fatih dönemine aittir, ama III.Murad döneminde yeniden inşa edilip yeniden döşenmişlerdir. Din, tarih ve güzel sanatların birleştiği kıymetli bir hazinedir.

Hz.Muhammed’in hırkasının bulunması nedeniyle Hırka’ı Saadet Dairesi “ veya Hz.Muhammed’e ait kutsal eşyaların bulunuşu nedeniyle “Kutsal Emanetler Dairesi “ adını almıştır. Osmanlı devleti zamanında 1517-1924 yılları arasında tam 407 yıl tek bir dakika ara verilmeden 24 hafız tarafından saatte bir değişerek burada 24 saat Kur’an okunmuştur. Şimdi burada müze olduğu için sadece her günün gündüzleri çalışma saatleri içinde 7 saat Kur’an okunmaktadır.

Daireye kubbesinin altında güzel bir şadırvan bulunan bir odadan girilmektedir. Bu oda dev bir kemerle ikinci odaya açılır.Burada Hazreti Muhammed’in yayı ve ilk dört Halife’nin kılıçları sergilenir; biraz daha ileride Mekke’deki büyük caminin kapılarından biri bulunur. Soldaki odada birkaç güzel elyazması Kur’an; Mekke’deki Kabe’nin duvarına gömülü duran göktaşı parçası Hacerü’l-Esved’in alın muhafazası; ayrıca yine Mekke’den getirilen, hakkedilmiş ve kalıplanmış simden yapılmış oluklar ve diğer değerli eşyalar bulunur. Şadırvanlı oda da ise Peygamber’in sakalından kıllar, dişlerinden biri, ayak izi, mührü gibi kutsal emanetler yer almaktadır.

Mekke şerifi Muhammet Ebu’l Berakat’ın 1517 yılında Mısır Fethinden sonra İstanbul’a gönderdiği Harem-i Şerif(Kabe)’in anahtar ve kilidi ile diğer altın ve gümüş takmalı anahtar ve kilitler üzerinde hükümdar adları vardır. Hz. Ömer’in kılıçları düz veya yılan şekli olup üzerinde “ ibni Hattan” yazılıdır. Hz. Osman’ın kılıcı iki ağızlı olup meşin kaplıdır. Altın kabzasının tepesi aslan kafası şeklindedir. Hz. Ali’nin kılıcı ise 112 cm uzunluğunda olup kınında yazılar yer almaktadır. Bu kılıçların üzerinde daha sonraları Topkapı Sarayının kuyumcuları tarafından değerli taşlar yerleştirilmiştir. Kılıçların arkasında “ Babü Tövbe” ( Kabe’nin tövbe kapısı )nin kanadı bulunmaktadır. Sağdaki duvar da Kabe’nin tövbe kapısına ait anahtar ve kilitler yer almaktadır.

Hz.Muhammed’in kabir toprağı, 1877 yılında II. Abdülhamid’in yaptırdığı som altın çerçeve içinde yer alan Miraç‘ta göğe çıkarken bastığı koyu yeşil düz levha kalan 28 cm uzunluğundaki sağ ayak izi ve kutular içinde saklanan saadet sakalı adlı ve “Sakal-ı Şerifler “ sultan Abdülmecid’in yaptırdığı sakalı şerif kutusunda bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in Bağdat’tan İstanbul’a getirilen mühründe kabartma değerli taş üzerine küfi yazı ile “ Muhammed Resülüllah” yazısı bulunmaktadır. Hz.Muhammedin 625 yalında Uhud Savaşında kırılan dişinin bir parçası Saadet dişi VI Vahdedin’in yaptırdığı altın çerçeveli ve üzeri değerli taşlarla süslenmiş altın bir kutu içerisinde korunmaktadır.

DÖRDÜNCÜ AVLU

 Sarayın en arkadaki son bahçesidir. Buraya üçüncü avludan biri merdivenli üç dar geçitten girilmektedir. İki geçit sonradan açılmıştır. Burası köşklerin yer aldığı bölümdür. Sarayın bugüne kadar gelen tek ahşap binasıdır.

Bu bahçede solda çevresi mermer bir korkulukla çevrili olan ve beyaz mermer döşemeli yüksek set üzerinde Revan köşkü ve Hırka-ı Saadet Dairesi duvarında vefat eden padişahların cenazesinin yıkandığı ve tamamen yeri mermer döşeli olan tunç çeşme ve penceresi, ortada havuzlu taşlık ve fıskiyeli havuz, havuzun solunda sünnet odası ve iftariye Köşkü Gülhane Parkına bakan aşağıdaki yerde önde incirlik ve arkada Fil Bahçesi, karşıda aynı set üzerinde Bağdat Köşkü yer almaktadır. Sağda ve aşağıdaki sette ise bahçesi ortada Mustafa Paşa köşkü ile Hekimbaşı kulesi deniz tarafında da Mecidiye köşkü Sarayburnu’na bakan yerde Arka Kapı yer almıştır.

Avlunun güneybatı köşesindeki merdivenle Hırka-i Saadet Dairesi’ne bitişik L şeklinde sütunlu bir alan olan sütunlu revağa çıkılıyor. Burada mermer bir havuzun iki yanında iki şık hünkar köşkü vardır. Revağın kuzeydoğu köşesindeki köşk, 1636’da IV.Murad tarafından, Revan’ı — günümüz Erivan’ı – fethetmesi adına yaptırılmış olan Revan Köşkü. Burada tamamen güzel İznik çinileriyle kaplanmış haç şeklinde bir oda bulunur; odanın dışı ise çok renkli mermerle kaplanmıştır. Kuzeybatı köşesindeki köşk ise, Sünnet Odasıdır.

Bu oda 1642’de Sultan İbrahim tarafından, ilk oğlu, müstakbel IV.Mehmed’in sünnet törenleri için yaptırılmıştır. Köşkün dikdörtgen bir planı vardır ve hem içi hem dışı bütünüyle İznik çinileriyle kaplanmıştır. Sünnet odası geniş, mermer bir terasın güney ucunda bulunuyor; bu terasın batı tarafı, sarayın Haliç yakasındaki bahçelerine yukarıdan bakan beyaz, mermer bir korkulukla çevrilidir. Korkuluğun ortasında, üzeri dört ince bronz paye üzerinde  taşınan yaldızlı bronzdan kubbel bir sayvanla örtülen çok hoş küçük bir köşk vardır. Sayvandaki bir yazıtta, İftariye adı verilen bu köşk, Bağdat köşkünün önünde bulunan yazlık bir köşktür. Deli İbrahim tarafından Ramazan aylarındaki Ramazan günlerinde orucu bozmak ve iftar yemeklerini yemek için yaptırılmıştır.

Bu nedenle bu etrafı açık köşke “İftariye Köşkü“ denmiştir. “Mehtaplık “ adı ile tanınmaktadır. Bayram namazları sonunda değerli kumaşlarla döşenen bu yerde Saray yakınları ile yapılan bayramlaşmada Padişahın eteği öpülürmüş. Ön kasımı dışarıya doğru balkon gibi taşan etrafı açık olan madeni bir köşk olduğu için “ kameriye “ ( etrafı açık küçük köşk ) ve “ Şahnişin “ ( dışarıya doğru çıkıntılı ve üç pencereli oda ) adları ile tanınan üç tarafı oyma mermer parmaklıkla çevrilidir.  Dört ince ve oluklu bakır sütun üzerine dayanan altın yaldızla kaplı bakır tonoz   görünümlü kubbesinde bir alın ( Kubbelerin tepesinde tepelik )içinde “ Allah” ve “ bismillah”   azılıdır.

Sultan İbrahim’in bu köşkü tahta geçtiği ilk yıl olan1640’ta yaptırdığı belirtiliyor.   Saray geleneğine göre, İbrahim iftarını her zaman bu köşkteaçarmış. Terasın kuzey ucunda üçüncü bir köşk daha bulunur: IV.Murad tarafından 1638’de, Bağdat’ın fethi vesilesiyle yaptırılmış olan Bağdat Köşkü’dür. Şimşirlik ve incirlik bahçelerinin birleştiği noktada ve bir  set üzerinde, sarayın en güzel manzaralı yerinde bulunan bir köşktür. Topkapı sarayının en büyük en güzel köşkü sayılır.

Haç şeklinde bir planı olan köşkün sütunlarının başlıkları üzerinde nilüfer desenleri vardır; kemer taşları, kenarları tırtıklı, beyaz ve renkli mermerlerden oluşur. İç ve dış duvarlar, daha çok mavi ile beyaz seramik karoyla kaplıdır; içi çok güzel döşenmiş, kubbesi koyu kırmızı, deri zemin üstüne boyanmış arabesklerle süslenmiştir. Dördünücü Avlu’nun ana alanındaki bahçenin merkezinde Sofa Köşkü olarak bilinen güzel bir köşk vardır. Bu köşk on sekizinci yüzyıl başlarında III.Ahmed tarafından, muhtemelen Dördüncü Avlu’nun bahçelerinde düzenlediği ünlü lale şenlikleri sırasında kullanılmak üzere yaptırılmıştır. 1752’de bina I.Mahmud tarafından yeniden dekore ettirildi.

Avlunun karşı ucunda, akropol tepesinin kuzeydoğu köşesindeki mermer bir teras üzerinde duran, Avrupai görünüşlü bezemeli bir köşk olan Mecidiye Köşkü vardır. Köşk adını aldığı Abdülmecit adına 1840 civarlarında yaptırılmıştır. Köşkte şu anda müzede, Boğaziçi’nin aşağı kısmını panoramik bir biçimde gören Konyalı adlı mükemmel bir lokanta bulunmaktadır.

HAREM

 Araba Kapısı, Dolaplı Kubbe denen bir giriş holüne açılıyor, buradan güzel çinilerle kaplanmış bir nöbetçi odasına geçiliyor. Siyahi Hadımağaları burada nöbet tutup, Harem’in doğu tarafı boyunca uzanan çakllı mozaiklerle döşenmiş Altın Yolu’nun girişini koruyorlardı. Sarayda yüzlerce Karaağa olduğu için, nöbet tutmaları ve görevde olmadıkları zaman da burada yatmaları gerekiyordu.

Karaağalar, şefleri Kızlarağası’nın denetiminde Harem’i korurlardı. Kızlarağası’nın dairesi, revağın hemen ötesinde Altın Yolu’nun sol tarafında bulunan binaydı. Harem’deki küçük şehzadeler ilk eğitimlerini, Kızlarağası’ndan, onun dairesinin ikinci katında alırları; ergenlik yaşında geldiklerinde selamlığa geçerler ve içoğlanlarıyla beraber Enderun’a devam ederlerdi. Kızlarağası’nın dairesi, asıl Harem’in ana girişi olan Cümle Kapısı’na hakim bir yerdeydi.

Cümle Kapısı’nın ötesinde, stratejik bir yerde, Harem’in ana kavşağına konuşlanmış olan bir başka nöbetçi odası bulunur. Sağdaki bir koridordan Kuşhane Kapısı’na, oradan da Üçüncü Avlu’ya geçilir; soldaki uzun bir geçenekten Cariyeler Taşlığı’na inilir.Bu avlunun doğu tarafında Harem’in baş kadın görevlilerinin bulunduğu iç içe geçmiş üç oda vardır: Baş Kahya Kadın, Hazine ve Çamaşırcıbaşı daireleri.

Kubbeli ve çinili odalar, özellikle de sarayın yamacındaki bahçelere yukarıdan baktıkları için çok alımlıdır.Üç odanın hemen ardındaki uzun merdivenle, epey aşağıdaki, bir zamanlar Harem hastanesi olan büyük avluya inilir. Valide Sultan’ın daireleri iki katta da avlunun batı tarafının büyük bölümünü işgal ederken sultanın dört karısının en yüksek mevkide olanları, Birinci ve İkinci Kadın kuzey taraftaydı.

Avlunun kuzeybatı köşesinde, sultanın İç Saray’dan Altın Yolu’na gidip gelirken ata binmek için kullandığı bir yükselti vardır; onun arkasındaki bir taçkapıdan, harika bir bronz ocağın hükmü altındaki, güzel çinilerle kaplanmış bir oda olan Ocaklı Oda’ya girilir. Sağdaki bir kapıdan Birinci ve İkinci Kadınlar’ın dairelerine gidilir. Soldaki bir kapı ise Çeşmeli Oda adı verilen daha küçük bir odaya açılır; odadaki güzel çeşme de , tıpkı bir sonraki odaya açılan kapının üstündeki yazıt gibi 1665-66 tarihini taşır. Bu odalar, Harem ile sultanın dairesi arasında ön oda hizmetini görüyordu.

Avlunun güneybatı köşesindeki bir geçenekten Valide Sofası’na girilir. Valide Sofası, ayrıca bitişikteki bir kabul odasını, bir iç avluyu, bir oturma odasını, bir dua odasını ve üst kattaki daha küçük bir daireyi de içinde barındırıyordu. Sofanın karşı ucundaki niş restore edilerek, içine hepsi de karekteristik giysileri içinde Valide’yi ve nedimelerini temsil eden balmumu heykeller konmuştur. Mermer döşeli bir koridordan ilerleyip Valide Sofası’ndan çıkılır. Soldaki bir kapı boşluğundan, bir zamanlar Sultan I.Abdülhamit’in dairesi olan yere giriliyor. Sağ tarafta, daha ilerideki bir kapıdan sultanın, Harem’deki gözdelerini ziyaret ettikten sonra banyo yaptığı özel hamamına geçiliyor. II.Selim 15 Aralık 1574’te, sarhoşken düşüp kafasını mermer döşemelere çarparak burada ölmüş.

Hamamdan sonra koridorun sonunda İç Saray’ın en büyük odası olan Hünkar Sofası bulunuyor. Oda büyük bir kemerle iki eşitsiz bölüme ayrılmış; büyük bölüm kubbeli, zemini yerden hafif yüksek olan küçük bölümde, Harem’in kadın müzisyenlerinin saz çaldıkları bir balkon var. Neredeyse kesinlikle Sinan’ın eseri olan bu muhteşem sofanın III.Murad döneminden kaldığına inanılıyor. Odanın üst kısmı – kubbeler, bingiler ve kemerler – restore edilerek özgün hale getirilmiş, ama alt kısımda III.Osman’ın eklediği, aralarında mavi beyaz Hollanda karolarının da bulunduğu barok dekorasyonlar duruyor.

Hünkar Sofası’nın kuzeydoğu köşesindeki bir kapı, muhtemelen Sinan tarafından inşa edilmiş olan, küçük ama bol miktarda çiniyle kaplanmış bir yan odaya açılıyor. Sonra , Hünkar Sofası’ndan biraz daha küçük olmasına rağmen, özgün dekorasyonu bütünüyle korunduğu için ondan çok daha güzel , muhteşem bir oda olan III.Murad Sofası’na giriyoruz.

Duvarlar güzel İznik çinileriyle kaplı; burada en dikkat çekici şeyler zarif bronz şömine tablasının çevresini kuşatan erik çiçekli pano ve odanın dört duvarını dolanan friz üzerindeki hat yazısıdır. III.Murad, Osmanlı sultanlarının en semerelisiydi. Saray arşivleri, onun yirmi dördü oğlan, otuz ikisi kız elli altı çocuğunun olduğunu kaydeder.Bu çocukların elli dördünün Murad’ın hayatının son iki yılında, haremini büyük ölçüde genişlettiği zaman doğurmuş olması, bu rekoru daha da etkileyici kılar; halbuki saltanatının ilk dokuz yılında, oğlu ve halefi III.Mehmed’in annesi olan karısı Safiye’ye sadık kalmıştır.

Salonun batı tarafında, I.Ahmed’in 1608’de bir kütüphane ve oturma odasına dönüştürdüğü küçük bir oda vardır. Deniz kaplumbağası kabuğu ve sedefle işnemiş kakmalı mermer kitap rafları ve dolaplarıyla, neredeyse salondakiler kadar güzel yeşil mavi çinilerle döşenmiş duvarlarıyla, saraydaki en güzel odalardan biri burasıdır.Kütüphane hem kuzeyindeki hem de güneyindeki, Marmara, Boğaziçi ve Haliç manzaralı pencereler sayesinde aydınlıktır. Kütüphanenin güney duvarındaki mermer bir kapıdan bir başka güzel odaya,III.Ahmed’in 1705 tarihli Yemek Odası’na çıkılır.

Bu oda, duvarların dekorasyonunda kullanılan parlak renkli ahşap lake panoların üzerine resmedilmiş olan meyve kaseleri ve çiçek vazoları nedeniyle,Yemiş Odası olarak da bilinir.Avrupa Rokoko sanatı ve mimarisinin İstanbul’da ilk kez görünmeye başladığı on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Lale Devri’ne özgü bir dekorasyondur bu. III.Murad’ın salonundan ve yan odasından Şehzadeler Dairesi bulunur. Yakın tarihlere kadar buranın, sultanın küçük kardeşlerinin taht üzerinde hak iddia etmelerini önlemek için kapatıldıkları ünlü Kafes olduğu düşünülüyordu.

Ama artık Kafes’in, Şehzadeler Dairesi’nin yanından geçen ve unutulmuş bir nedenle Cinlerin Meşveret Yeri olarak bilinen koridorun daha ilerisindeki küçük ve karanık odalar grubu olduğu saptanmıştır.Şehzadeler Dairesi’nin, büyük ölçüde duvarlarını kaplayan çok güzel İznik çinilerinin en muhteşem devri bu olduğu için, on altıncı yüzyıl sonlarında ve on yedinci yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilir.

İlk odanın kubesinde keten üzerine yapılmış enfes desenler vardır; iç odanın tavanı düzdür ama harika renklerle boyanmıştır.İç odanın yaldızlı sarı, harika bir şömine tablası vardır; tablanın her iki yanında, yukarıda da, dünyadaki en harikülade iki çini pano bulunur. Cinlerin Meşveret Yeri’nden, sarayın yamaçtaki bahçelerine yukarıdan bakan büyük bir avlu ve bir zamanlar Harem kadınları tarafından kullanılan bir yüzme havuzunu içinde barındıran Gözdeler Taşlığı’na gidilir.

Buranın adı avlunun doğu tarafını oluşturan ve bir zamanlar sultanın gözdelerinin barındığı bir yatakhane olan iki katlı uzun binadan gelir.Sultanın yatakhanenin zemin katının kuzeydoğu köşesinde bir dairesi vardı.Deli İbrahim 8 Eylül 1668’de buraya kapatılmış, on gün sonra da Cellatbaşı Kara Ali tarafından burada boğularak öldürülmüştü.

HAREM’DE YAŞAM

 Harem yaşantısı insanların gözüne bir alem dünyası olarak görülüp, resimlere, dünya konularına materyal olsa da gerçekte Harem, padişah ve oğulları dışında hiç kimsenin giremeyeceği bir yerdi. İlk zamanlarda Harem ikiye bölünmüştü. İlk bolum Selamlık dedikleri Padişahın dış dünyayla iliksisinin kurulduğu yer ve ikinci bölüm haremdi. Harem’de padişahın kendisi ve ailesi için ayrılmış özel daireler bulunurdu.

İslamiyet’te en fazla dört kadının eş olabilmesinin helal olmasına rağmen Osmanlı saraylarında padişahın 300’e yakın eşi vardı. Çoğu fethedilen yerlerden esir alınmış, esir olarak satın alınmış yada hediye edilmiş kızlardı. İslamiyet’te esir almak yada esir olarak yaşatmak haram olduğundan, bu esirler hareme ayak attıkları günden itibaren önce İslam’ı kabul ediyorlar, sonra Türk dili ve kültürünü öğreniyorlar ve okuma, yazma, müzik, dans, el sanatları, makyaj ve giyim konularında eğitiliyorlardı. Daha sonra padişahın çocuklarına, dostlarına, annesine ve sonunda mükemmellik seviyelerine göre padişaha hizmet etmek üzere beklemeye alınırlardı.

Harem’e giren kadınların çoğu bütün ömürlerini orda geçirmezdi. Sultan çoğuna hürriyetlerini verirdi ve bunun sonunda bu kadınların çoğu mevkili ve güçlü erkeklerle evlenirlerdi. Bu erkeklerde her yönden eğitilmiş ve sarayla direk bağlantısı olan bu güzel kızlarla evlenmek için zaten can atarlardı.

Valide sultan Harem’de en yüksek söze sahip olan insandı. Haremdeki gücünü padişaha eş olup çocuk vermesi sayesinde elde ediyordu. Harem insanlara içinde her şeyi olan 400 odadan oluşan kasaba havası veriyor. İçinde koridorlar, odalar, avlular, havuzlarla, bahçelerle ve boğaz esintisiyle Harem başlı başına bir mekan. Harem girişinde bulunan Harem Ağaları tarafından korunurlardı. İçeriye Padişah, oğulları ve padişahın özel misafirleri dışında kimseyi sokulmazdı.

HAREMİN KORUYUCULARI (KARAAĞALAR)

 Eski ve antik çağlardan ortaçağa ve yeniçağa kadar uzanan zaman dilimi içinde, Çin’den, Suriye, Mısır, Anadolu, Yunanistan ve İtalya’ya kadar yayılan ve tüm Ortadoğu’yu kapsayan coğrafyada haremde hizmet eden hadımlar geleneği vardır. Zenci hadımlara Araplarda da rastlanır. Osmanlıların bu geleneği, zenci hadımağalarını ne zaman benimsediği tam olarak bilinmemektedir.

Zenci hadım ağalarına “Kızlarağası”, “Kara Haremağası”, “Darüssaade Ağası” adları da verilmekteydi. Osmanlı sarayında bunların yanında akağalar da bulunmaktaydı. Darüssade kapısını, yani Enderunu korurlardı. Ak hadımların çoğu hadım edildikten sonra ölüyorlardı. Zenci hadımlar kadar dayanıklı değildiler. Esir tüccarları tarafından çeşitli yollardan alınan erkek çocuklar ya cinsel organları, ya hayaları yada her ikisi birden kesilerek hadım ediliyorlardı.

Akağalara haremde hiç görev verilmezdi. Kadınlar tarafından çekici bulunmayacakları düşüncesiyle Harem’de Karaağalar görevlendirilirdi. Hatta zenci çocuklar seçilirken de çirkinleri tercih edilirdi. Buna rağmen birçok kaynakta harem kadınları ile karaağalardan bazıları arasında yaşanmış ilişkilerle ilgili bilgiler bulunabilmektedir Karaağalar geçirdikleri bu ameliyattan dolayı bazı konularda dengelerini kaybediyor; sinirli, çocuksu, zalim, kinci, huysuz, saf oluyorlardı.

Yeni alınan genç ağalar kıdemlilerin yanına konur, Türkçe, din dersleri verilir, saray terbiyesi ve disiplin öğretilir ve belli bir süreyi doldurduktan sonra Harem’deki şehzadeler, kadınefendiler, sultanlar ve valide sultanların yanında görev alırlar yada saray dışındaki hanedan mensuplarının saraylarına, konaklarına hizmet verirlerdi. Zamanla değişik rütbelere de terfi ederler ve ona göre maaş alırlardı.

Nerede olurlarsa olsunlar Harem’i korumak, nöbet tutmak, gelen gideni kontrol etmek, içeri girmesi gerekenleri yalnız bırakmayıp refakat etmek, Harem’den dışarı çıkanların yanından ayrılmayıp onları korumak, törenleri düzenlemek onların baş görevleriydi. Görevleri gereği başta Valide Sultan olmak üzere en önemli kişilerle rahatça görüşebildikleri için sarayda önemli imtiyazları da olmuş, birçok atamda ilişkilerin kurulmasında önemli rol oynayabilmişlerdir.

Zaman zaman Harem’in yönetimini ellerinde tutabilmişlerdir. Osmanlı hükümdarlarının  Topkapı Sarayı’nı terk edip Beşiktaş, Yıldız ve Dolmabahçe Sarayları’nda yaşamaya başlamalarıyla buradaki ağaların sayıları da iyiden iyiye azalmıştı. İkinci Meşrutiyetle 1909’dan sonra görevleri eski önemini kaybetti.

Sultan Mehmet Reşat’ın fermanıyla görev alanları kısıtlandı, işlevleri iyice zayıfladı. Zaten Abdülaziz zamanında esir ticareti yasaklanmıştı. Dolayısıyla yenileri gelmiyor, mevcutlar görevlerine devam ediyorlardı. Sonunda imparatorlukla birlikte bu kurum da ortadan kalktı.

ŞEHZADE OKULU

 Karaağalar taşlığında bulunan Karaağalar Koğuşunun bir yanında Karaağalar Mescidi, diğer yanında vezir rütbesindeki Darüssaade Ağasının odalar ve hamamdan oluşan dairesi bulunurdu. İki katlı ve güzel çinilerle süslü bu dairenin ikinci katında şehzadeler özel ders aldıklarından  buraya Şehzadeler Okulu denilmektedir. 16. ve 18. yüzyıl arasında, gördüğü işlevin önemine yaraşır ölçüde, süslemeleri çok kaliteli işçilik ve özenle yapılmıştı. Şehzadeler Okulu sofası  duvarındaki Kabe çinisi adeta buradaki padişah çocuklarının din eğitimini yansıtmaktadır.

İyi okumuş olan karaağalar burada şehzadelere lalalık ederler, onları hiç yalnız bırakmazlar, iyi  yetişmeleri için derslerini ve ibadetlerini muntaza yapmalarını temin ederlerdi. Topkapı  Sarayı’nda Harem girişindeki Şehzadeler Okulunun karşısında Haremin yüksek duvarları yer alır, duvarın arkasında Kubbealtı ve sekiz kubbesi ile “Dış Hazine” bulunmaktadır. Okulun  önündeki yol sarayın iç kısmı anlamına gelen “Enderun”a açıla Haremin Kuşluk Kapısı  girişiyle buluşur.

Sarayın iki ana kapısı, sarayın dış kısmına yani Birun’a açılan Araba Kapısı ve sarayın iç kısmına yani Enderun’a açılan Kuşluk Kapısıdır ve Karaağalar Dairesinin hakim olduğu taşlığın iki yanında ve birbirine yakın konumdadırlar. Kuşluk Kapısından kadınların yaşadığı yere giden yolun duvarındaki çini panonun selvi dizisi oradan her geçenin hafızasında yer eder.

HÜKÜMDARLARIN EVLENMELERİ

 Osmanlıların erken döneminde hükümdarlar ya önemli ailelerin kızları veya siyasi amaçlarla bey kızları ile evlenmişlerdir; İsfendiyaroğulları’ndan, Germiyanoğulları’ndan, Dulkadiroğulları’ndan kız almışlardır. Ayrıca Bizans, Sırp ve Bulgar prensesleriyle de evlenmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed’den sonra nikah, düğün şenlikleri yapılmamıştır.

Birçok tarihçi evlenme adetinin, I. Bayezıd’ın Sırp prensesi olan karısı ile birlikte Timur’a esir düşmesinden ve Timur’un I. Bayezıd’ın karısına içki dağıttırması olayından sonra kaldırıldığını iddia etmektedir. Gerçektende Osmanlı hükümdarları I. Bayezıd’dan sonra artık nikahlı kadın almamışlar, düğün şenliklerini kaldırmışlardır. Ancak bu yeni geleneğe uymayanlar da olmuştur; Kanuni Sultan Süleyman Hürrem Sultan’la, Genç Osman Şeyhülislam kızı Akile Hanım ile nikah kıyarak evlenmişlerdir.

TOPKAPI SARAYI

 HAREMİNİN İÇİ

 Değişik devirlerde hemen hemen her padişahın yaptırdığı ek yapılar ile büyüyen Haremin, çeşitli taşlıklar etrafında yaptırılan alanlarda 400’den fazla odası vardır. Burada yaşayan kadınların sayısı her hükümdar zamanında değişmiştir.

PADİŞAH ODALARI

 Enderun’da, Hareme bitişik Has Oda, Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılmış dört kubbeli Mekanı olan bir köşktür. Padişahların nerede yattıklarını açıkça bildiren bir kayıt yoksa da bazı yabancı kaynaklar Fatih Sultan Mehmed’den III. Murad’a kadar bütün padişahların Has Odada yattıklarını bildirir.

Padişahlar günlerini Has Oda Dairesinde geçirirlerdi. 16. yüzyılda birkaç kere elden geçirilip değişiklikler yapılmış, süslemeleri yenilenmiş olan Has Oda Dairesindeki Arz Odasında kendilerine sunulan işleri görüşürlerdi. Padişahlar Has Odadaki kütüphanelerinde kitap okurlar veya okunanları dinlerler, hiç kimse ile paylaşmadıkları sofralarında yemeklerini de yine burada yerlerdi.

Fatih Sultan Mehmed’den Kanuni Sultan Süleyman’a kadar tüm padişahların kullandığı anlaşılan Has Odanın kuzeybatı köşesindeki kubbeli yatak odası, III. Murad Haremde kendi adını taşıyan köşkü tamamlattırdıktan sonra artık kullanılmadı. Has Odadaki baldakinli tahtyatak da odanın güneybatı köşesine taşındı ve oda Kutsal Emanetlere tahsis edildi.

II. Mahmud buraya tüm Kutsal Emanetleri yerleştirdikten sonra fonksiyonu değiştirmiştir. Kutsal emanetlerin bir kısmı Has Oda Dairesinin Taht Odasında, tahttan daha yüksek raflarda hükümdarın halife olma niteliğinin bir simgesi olarak dururdu.

Şehzadeler padişah olacaklarında Haremden çıkıp ilk defa buraya gelir, Bab-ı Saadenin önüne konan tahta oturmadan önce burada tahta çıkarlar, daha birçok törene de burada katılırlardı. 19. yüzyıldan sonra padişah odasının yerini, Yıldız Sarayı’nda Hareme bitişik olan ve Topkapı Sarayı Has Odası gibi Harem ile dış Enderun arasında yer alan, Harem Kapısının hemen içindeki Küçük Mabeyn alacaktır.

III. MURAD KÖŞKÜ

 III. Murad’ın yaptırdığı muhteşem kubbeli bu köşke girildiğinde sol duvarın ortasında, Osmanlıların su sesi sevgisini yansıtan büyük selsebilli bir çeşme vardır. Bunun karşı duvarında ise zarif yaşmağı ile tam klasik Osmanlı ocağının örneği bulunur. Bu ocak ve duvarlar gerek uygulama gerekse desen bakımından İznik çinilerinin en üstün örnekleri ile kaplıdır.

Ocağın iki yanında, süslemelerinden daha geç devirden olduğu ilk bakışta anlaşılan baldakinler yatak olarak yorumlanmaktadır, ancak neden iki tane olduğuna cevap verilememektedir. Büyük bir evden farklı olmayan sarayda, Türk evinin yabancısı olan karyolaya benzer bu mobilyaların yatak olarak değil, Arz Odasındakine benzer taht biçiminde sedir gibi kullanılmak üzere yapılmış olduğunu düşünmek gerekir.

Geceleri içine şilteler konarak yatak olarak da kullanıldıkları muhakkaktır. Zaten açık kenarlarında bulunan ince çubuklar da buraya perde asıldığını göstermektedir. Perdeler hem soğuk havalarda yatılacak alanın daha sıcak tutulabilmesine hem de bir ölçüde özel bir köşe yaratılmasına yaramakta idi. İki yatağın bulunmasını bu tarihlere kadar hükümdarların yattıkları yerlerin, güvenlik açısından kesin olarak bilinmemesinde yarar görülmesine bağlamak yerinde olur. Bir mekanda tek yer değil hiç olmazsa iki yer olasılığı biraz daha güvenli bulunmuş olabilir. Köşkün güzel olduğu kadar ilginç bir yanı da alt katının bir havuz olarak düzenlenmiş olmasıdır.

Bu havuz, kemerler, parmaklıklar ile padişahın havuzda yüzenleri seyredebileceği, değerli kumaşlardan yapılmış minder, yastık ve örtüler konularak güzelleştirilip tam bir tahta dönüştürülecek olan mermer balkon, mimari açıdan birbiri ile son derece uyumlu bir orantı içindedir. Bu havuzlu alt katın açık yanı geniş bir taşlıktır. Arazinin meylinden dolayı bu taşlığın hemen bir alt yanında da çok büyük bir başka havuz bulunur.

Büyüklüğü, Haremle ilgili rivayetlerde bahsi geçen ve içinde kayıkla gezildiği anlatılan havuzun bu olduğunu düşündürür. III. Osman, Valide Sultan Dairesinin yakınında, daha sonra yeniden düzenlenerek I. Abdülhamit yatak odası olarak kullanılacak ve isimlendirilecek mekanın yanından Haliç’e doğru uzanan bir kafesli koridorla ulaşılan Sultan Osman Köşkü’nü yaptırmıştı. Bunun için Hünkar Köşkü’nün önüne yüksek kemerlerin payanda görevi yapan desteği üzerinde geniş bir platform, taşlık yaptırmış, onun Gülhane Parkı’na bakan kenarına da adeta bir cumba gibi olan köşkü oturtmuştu.

I . ABDÜLHAMİD’İN YATAK ODASI

 Topkapı Sarayı içinde padişahlara ait yatak odası diye gösterilebilecek odalardan biri de I. Abdülhamid yatak odasıdır. I. Abdülhamid Çifte Kasırlar diye de adlandırılan Kafes veya şehzadeler Dairesine bitişik taşlığın bir yanına Gözdeler Dairesini ve bir ucuna da Mabeyn Köşkü’nü yaptırmıştı. Kendisine ayrı oda yaptıran bir başka padişah da III. Selim’dir.

I. Abdülhamid’in yatak odasının hemen yanı başından gidilen, Avrupa etkisiyle geliştirilen yepyeni bir süsleme ile ve Avrupa çinileriyle müzeyyen bu odada geleneksel elemanlar yeni üslupla yeni baştan yoğrulmuş ve yorumlanmıştır. Aradaki koridordan çıkan merdivenle içinde Sakal-ı Şerif bulunduğu için “Sakal-ı Şerif Odası” diye anılan odaya varılır.

TOPKAPI SARAYI HAREMİNDE DİĞER KÖŞK VE ODALAR

 Bu arada III. Murad köşkünün Haliç’e bakan cephesine eklenen I. Ahmed Kütüphanesi ile, bunun içinden bir küçük kapı ile girilen, Hünkar Sofası ile I. Ahmed Kütüphanesi arasında kalan küçük alanı değerlendirerek III. Ahmed devrinde yapılan odadan da söz edelim. Duvarları tamamen devrin çiçek zevkini yansıtan bir süsleme ve meyve motifleri ile bezendiğinden bu odaya sonradan III. Ahmed Yemiş Odası adı yakıştırılmıştır.

Buranın mücevher güzelliğine karşılık I. Ahmed’in yaptırdığı minik köşk çini kaplamaları, sedef ve bağa kakma dolap kapakları ile klasik bir güzellik taşımaktadır. Kitap konabilecek küçük rafları olduğundan buna da kütüphane adı yakıştırılmıştır. Halbuki Saraydaki her köşkte her biri başlı başına birer kütüphane oluşturacak kadar kitap vardı. Nitekim bu kitaplar, Osmanlı Devrindeki Bağdat Köşkü, Revan Köşkünde olduğu gibi tasnif ve kayıtları bozulmadan bugünkü Topkapı Sarayı genel kitaplığında yaşatılmaktadır.

Türk yaşamında olduğu kadar saray hayatında da çok önemli bir yeri olan ve Haremin her biriminde bulunan hamamların sayısı Topkapı Sarayı’nda gerçekten çok kabarıktır. Valide Sultan Hamamı ve Hünkar Hamamı, Valide Sultan Dairesinden Hünkar sofasına giden koridor üzerinde yan yana inşa edilmiştir.

HAREMDE HAMAM

 Türk sosyal hayatının en canlı eğlencelerine sahne olan hamamlar kuşkusuz saraylarda da en keyifli, en eğlenceli zaman geçirilen yerlerdi. Şehir halkı hamama gittiğinde bütün gününü müzik, dans, yeme içme ve oyunlarla geçirir, anneler kusuru veya güzelliğini açıkça görebildiği kızlar arasından oğullarına seçim yaparlar, düğünden önce gelinler ve damatlar bu önemli güne aileleri, dostları ve arkadaşları ile birlikte törensel birşekilde hamamda hazırlanırlardı.

Ev lerinde kapalı bir hayat süren ve yıkanmak için çarşı hamamına gitmekten başkaseçeneği olmayan kadınlarda, konaklarında güzel bir hamama sahip olan şehir kadınları da, çeşitli hamam davet ve eğlencelerine katılırlardı; ama yaşamlarını sarayın sıkı sıkıya kapalı kapıları arasında geçiren kadınlarının hamam eğlenceleri mutlaka onlarınkinden daha üstün idi.

Padişahın hamam eğlencelerini anlatan herhangi bir kaynak yok ise de Sultan İbrahim’in cariyelerin kendilerini havuza atmaları için altın ve inci saçması ile ilgili hikayeleri okudukça, eğitilmiş müzisyenlerin, dansözlerin hamam eğlencelerine neler katabildiklerini tahmin etmek zor değildir.

Harem hayatının kuralları göz önüne alındığında farklı her zümrelerin kendi dairelerinin yanı başında aynı taşlık içinde bulunan hamamlarında kendi aralarında da eğlenceli ve hoş saatler geçirmiş oldukları kuşkusuzdur. Harem kadınları arasında da gelin hamamına benzer törensel bir olay vardır; padişahla geceyi geçirecek talihli özenle ve özel bir şekilde hamamda yıkanır, kokular sürülür ve hazırlanırdı ama bu ortak bir eğlence değildi.

Topkapı Sarayında Hünkar sofasının hemen yanı başındaki Hünkar hamamında padişahın yıkandığı yerin ayrı bir kafes arkasına alınması  burada onun güvenliğinin ön planda olduğun bize hatırlatır.

VALİDE SULTAN DAİRESİ

 Haremin patronu durumunda olan Valide Sultan’ın dairesi, Cariyeler Dairesi, Ocaklı sofa ve Altınyol ile çevrili Valide Taşlığının bir yanında yer alır. İki katlı dairenin üstü kubbe ile örtülüdür. Soldan bir kapı ile Valide Sultan yatak odasına geçilir. Sofanın Haliç tarafına bakan yanında zemini sofaya göre daha yüksek üç yanında sedirler bulunan, kemerlerle sofaya açık olan Valide Sultan Salonu bulunur.Bunun üzerinde de Valide Sultan Odası bulunur.

PADİŞAHIN KIZLARI VE KIZ KARDEŞLERİ

 Harem kadınları belirli bir hiyerarşik düzen içinde belli kurallara göre yaşarlardı. Şehzadeler ve padişah kızları sarayda annelerinin yanında yaşarlar, belirli bir yaşa gelen şehzadeler sancağa çıkarılırdı. Erken Osmanlı döneminde “Hatun” daha sonra ise “Sultan” unvanı ile anılan padişah kızları evlenerek kendi ayrı saraylarına gidinceye kadar babalarının sarayında kalırlardı.

CARİYELER

 Geleneği çok geniş topraklara yayılmış ve tarihi çok eskilere dayanan esirle haremin ana kaynağı idiler. Ayrıca padişaha kız kardeşleri, anneleri de yetiştirdikleri cariyeleri hediye ederlerdi. Çeşitli kademelerdeki devlet adamları da padişaha cariye sunarlardı.

Daha çok Balkan ülkelerinden veya Çerkez, Gürcü, Rus kökenli olan, harplerde kazanılan veya satın alınan esirler saraya alındıklarında güzellik, kabiliyet ve zekalarına göre ayrılırlardı. Uykusu ağır olma, horlama gibi kusurları bulunmayanlar ayrıca ebe veya doktorlar tarafından muayene edilir ve sağlıklı olduklarından emin olunurdu.

Yaşları daha ileri olanlar bazen sütninelik gibi çeşitli hizmetler için de alınabilirdi. Acemiler her şeyden önce saray adetlerini, Türkçe’yi, okuma yazmayı, öğrenirlerdi. Haremde hizmet edebilecek, yaşları nispeten büyük olanlar hizmet cariyeleri olurdu, ki bunlar içlerinde en ucuz olanları idi. 9 yıl kadar hizmet gördükten sonra kalfa ve ustalar gibi isterlerse saraydan ayrılabilirler, yani azat nameleri verilirdi.

Evlenmek için çırağ edilmek isteyenler hünkarın görebileceği bir yere bir mektup yazarak isteklerini bildirirler ve uygun bir adamla evlendirilerek dışarıda bir eve yerleştirilirlerdi. Kendilerine mücevherleri ve bazı eşyaları da verilirdi.

Ömürlerinin sonuna kadar da kötü duruma düşmemeleri için her zaman sarayın himayesinde olurlardı. 5-7 yaşlarında satın alınanlardan, ilerde gittikçe güzelleşecek olanlara ud, kanun gibi müzik aletleri çalma, güzel davranma, terbiye, Kur’an okuma, hat, güzel konuşma dersleri verilir, görgü kuralları öğretilir ve bunlar buluğ çağına gelince gerekli yere sunulurdu. Aralarından bir kısmı odalık olarak veya has odalık olarak, yani padişah için seçilir ve ona göre yanına verildiği haznedar veya kalfaların nezaretinde yetiştirilirdi.

Cariyeler taşlığının etrafındaki odalar çok işlevli olup çeşmesi, ocağı, kapı üstünde şirvanı, yüklükleri, sedirleri ile tipik Türk odası biçimindedir. Cariyeler bu dairelerinde yaşarlardı. Taşlığın bir yanında da hamamları yer alır. Cariyeler Taşlığından dik ve uzun bir merdivenle Cariyeler Hastanesine inilir.

Bir taşlık etrafında iki katlı binalardaki odalarda hasta cariyeler tedavi edilir, bulaşıcı hastalıkların Haremde yayılmaması için gerekenler yapılırdı. İyileşemeyip ölüp gidenlerin cenazesi taşlığın bir ucundaki gasilhanede hazırlanır ve gelip alınması için bir kafesli bölmenin arkasına bırakılırdı. Haremdeki cariyelerin sayısı harem halkının toplam sayısı gibi her devirde değişmiştir. Hepsi odalık değildi.

Giyecekleri hazineden verilirdi. Çeşitli vesilelerle hediyeler alan cariyelerin gayet iyi gündelikleri vardı ve zamanı dolanlara azat kağıdı verilirdi, isteyen çıkıp gidebilirdi. Padişahların has odalıklarını ne şekilde hizmete çağırdıkları hakkında yerli kaynaklarda bilgi bulamıyoruz. Kimisine göre kadınlar arasındaki kıskançlık ve kavgaları önlemek için nöbet usulü ile kızlar hünkarın yanına alınmışlardır.

İzlenen başka bir yol da kahveci ile birlikte hünkarın yanında huzura giren cariyenin beğeniye sunulmasıdır. Bir başkasına göre, kahya kadın cariyeleri dans ve müzik bahanesi ile sunar ve hünkar bu sırada istediğini seçerdi. Hünkarın seçtiği kız o gün külhancı usta tarafından hamamda yıkanır, kokular sürülür, saçları taranıp örülür, süslenir, sonra ayak ucunda iki mumun sabaha kadar yandığı ve kapısında zenci kadınların nöbet tuttukları hünkarın yatak odasında geceyi geçirirdi.

Sabah namazı için kalkan hükümdar memnuniyetine göre artık odalık olan cariyeye para, mücevher veya elbise gibi hediyeler gönderirdi. Has odalığa ayrı bir daire ve emrine cariyeler verilirdi. Padişahın o gece beğenmediği cariye veya cariyelerden huysuzluk edenler, çocukları olmayan ve hünkar tarafından istenmeyenler bendegandan biriyle evlendirilip çırak çıkarılırdı. Padişahla münasebette bulunup gebe kalan ve çırak edilmeyenlere ikbal denirdi ve hanım veya hanımefendi diye hitap edilirdi. Kendi aralarında da baş ikbal, ikinci ikbal, üçüncü ikbal gibi sıralanırlardı.

Aralarında yaşanan ve sonu cinayete kadar varan büyük kıskançlıklar, çekişmeler, mücadelelerden bazıları tarihe geçmiştir. Hürrem Sultan gibi bazı kadınlar padişahları kendilerine büyük bir aşkla bağlamışlar ve üzerlerinde çok büyük bir etki yapmışlardır. Kanuni kendisine çocuklar doğuran Hürrem’e karşı duyduğu aşk yüzünden geleneği bozmuş ve onu nikahlı karısı yapmıştı.

Mektuplar padişahların yaşadıkları aşkları anlatır. Yabancıların harem ile ilgili hayal ettiklerinin aksine harem kadınlarının zannedildiği gibi acınacak halde olmadıklarını gene bazı mektuplar ortaya koyar.

ŞEHZADELER DAİRESİ (KAFES)

Ahmed’den sonra şehzadelerin artık sancağa çıkma adeti bırakılmıştı. Şehzadeler, tahttan indirilmiş padişahlar Topkapı Sarayı’nda, saray ağzı ile “kafes” denilen dairelerinde hapis hayatı yaşamaya başlamışlardı. Bu daireye Çift Kasırlar da denirdi. Şehzadelerin yanlarına da cariyeler veriliyordu. Fakat çocuk sahibi olmaları yasaktı. Cariyeler hamile kalmamalıydılar. Kalırsa çocuk düşürtülürdü. Alınan bütün önlemlere rağmen I. Abdülhamid’in cariyesinden olan kızı gizli doğmuş ve saray dışında büyütülmüştü. Abdülaziz zamanında ise artık bunlara dikkat edilmez olmuştu.

Şehzadelere, özellikle tahta varis olacak olan veliahda, sarayda hapis hayatı yaşamadıkları dönemlerde, ilerde hanedanın devamını sağlayacak çocuklar düşünülerek özenle seçilmiş, iyi eğitim görmüş güzel cariye ve kalfa verilirdi. Çünkü bunlar geleceğin şehzadesini ve sultanını doğurabilirlerdi. Anadan çocuklara güzellik, sağlıklı bünye, zeka ve daha nice iyi vasıflar geçebilirdi. Ayrıca kendileri de valide sultan olabilirlerdi. İyi saray terbiyesi ve eğitimi almış olmaları da doğabilecek şehzadenin annesinden alacağı ilk eğitim ve terbiye için önemli idi.

HAREM EĞLENCELERİ

 Harem halkının en büyük eğlencelerinden biri saray dışında gezintiye gitmek idi. Bahar ve yaz aylarında sarayın bahçelerine, dışarıdaki has bahçelere gidilip eğlenilirdi. Saray içindeki eğlenceler için Haremde bulunan en büyük salon Hünkar sofası idi. Saraydaki eğlencelerde, saçları çözülmüş ellerinde zilleri ile çengilerin oyunu ve Tavşan oğlanı veya köçek giysili cariyelerin tavşan ve köçek oyunu oynanırdı.

Bazen de meddahlar, karagöz cüler ve orta oyunculardan da oyunlar seyredilirdi. 19. yüzyıl saraylarında bu gibi eğlenceler gene büyük salonlarda yapılıyordu. Bu eğlencelere son dönemde Avrupa havası; operet ve tiyatro da katıldı.

Harem halkının bir diğer eğlence kaynağı da Cuma Selamlığı, nevruz tebrikleri, doğum şenlikleri, evlenme ve sünnet düğünleri , kandiller, Sure Alayları, dini bayramlar ve tebrik törenleri, Hırka-ı Şerif ziyaretleri idi. Kıskançlıkların, daha iyi yerlere gelmek için verilen mücadelelerin yanı sıra bu kadar çeşitli eğlencenin yaşandığı Haremde hayat, herhalde bizim düşündüğümüzden çok daha hareketli ve renkli ve kimileri için belki de dışarıdakilerden daha mutlu geçiyordu.

Erken Osmanlı döneminde ancak bir Türk evi haremi boyutlarında ve tarzında olan haremin, Edirne’nin başkent olmasından sonra saray mimarisi şemasına uygun olarak biraz daha kurumsallaştığını tespit edebiliriz. Osmanlı saray haremi İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda  artık hem idari, hem de mimari olarak tam anlamı ile olgunlaşmıştır. Topkapı Sarayı’nda imparatorluğun ihtişamına yakışır, tarihe geçmiş güçlü harem kadınları çıkmıştır.

II. Mahmud’un sevgili amcası III. Selim’in katlini yaşadığı Topkapı Sarayı’ndan uzaklaşıp Beşiktaş Sarayı’na gidişi ile başlayan ve daha sonra da Dolmabahçe Sarayı, Çırağan, Beylerbeyi Sarayları’nda devam eden son dönem Osmanlı saray yaşamında, gelenekler en kadar sürdürülürse de bazı değişiklikler iyiden iyiye hissediliyordu. Artık ne denizlerde, doğuda ve batıda büyük zaferlerle sonuçlanan seferler yapılıyor ne de eskisi gibi çeşit çeşit milletten esirler saraya giriyordu.

Netice olarak harem halkını oluşturan karışım kadar, içinde yaşadıkları mimari de değişmişti. Bu yeni saraylarda yaşayan harem halkı daha büyük mekanlara, daha büyük odalara hatta Yıldız Sarayı’nda olduğu gibi ayrı binalardaki dairelere kavuşmuşsa da efendilerinin kudreti tam tersine eskisi gibi değildi. İmparatorluk sürekli toprak kaybediyor, devlet çeşitli savaşlardan fakir ve yorgun düşüyordu.

Dış dünyaya ne kadar kapalı olursa olsun harem de hem maddi, hem de manevi bakımdan bu sıkıntıları bir ölçüde paylaşıyordu. Bütün bunlara rağmen imparatorluğun sonu ve Cumhuriyetin kuruluşu ile gelen, akıllarına ve hayallerine hiçbir şekilde getiremeyecekleri bir gelecek, özellikle haremdekiler için, çok ani bir darbe oldu. Böyle bir şeye hiç mi hiç hazırlıkları yoktu. Halbuki haremin kapılarının dışı, birçoklarının bir zamanlar belki özlemini çektikleri bir yerdi, dış dünya idi, özgürlüktü…

KAYNAKÇA

Bu yazı Özel Ege Lisesi araştırması sonucu oluşturulan belgeden alıntılanmıştır. Belge Kaynakçası aşağıdaki gibidir.

Bayrak, M. Orhan. (1999). Resimli Osmanlı Tarihi Sözlüğü. İstanbul. İnkılap Yayınevi.
Koçu, Reşad Ekrem. (2004). Topkapı Sarayı. İstanbul. Doğan Kitapçılık.
Atasoy, Nurhan. (2001). Harem. İstanbul. Promete Yayınları.
Uluçay, Çağatay. (1992). Harem II. Ankara. Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Freely, John. (2002). Türkiye Uygarlıklar Rehberi – İstanbul. İstanbul. Yapı Kredi Yayınları.
Sakaoğlu, Necdet. (2001). Saray-ı Hümayun. İstanbul. Demirbank Yayınları.
http://www.guideistanbul.net/topkapi.htm
http://www.theottomans.org/turkce/sultanlar_harem/index.asp
http://www.istanbul.gov.tr/Default.aspx?pid=349
http://www.osmanli700.gen.tr/mekanlar/trmekanlar.html
http://www.ee.bilkent.edu.tr/~history/topkapi.html
http://www.osmanlisanati.com/p5.html

0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları Gör